films etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
films etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2013 Cumartesi

Mesela ben bunu yazmamıştım - Intouchables

Şu harika filmi izledim ama yazmaya fırsat bulamamıştım.
Şimdi diyorum ki kesinlikle İZ-LE-YİN!
Böyle eğlenceli, sempatik, dramatik, değişik bir film izlemedim hayatımda. Yani hem güldüm, hem içim cız etti, hem eğlendim.
Şimdi ana karakter Philippe, ve bu adam engelli, yaşadığı bir kaza sonucu boynundan aşşağısı felç kalıyor. Diğer karakter ise (evet zenci olan) Driss. Philippe kendine bir bakıcı aramaktadır, ayrıca çok zengin bir adam bu arada. Evin içinde çalışanları, bir adet maxi sexy sekreter mevcuttur. Bir de ergen minik kızı var. Ben hiç sevmedim o ergeni bu da dip not olsun. Driss ise sadece işsizlik maaşı almak isteyen, fakir semtin gururlu çocuğu. -Fakat bu cümlemde ciddiydim.-
Olaylar Driss'in Philippe'ye bakıcı olmayı kabul etmesi ile başlıyor.


 Bir insan, sevdiği bir insanın hayatını ne ölçüde değiştirebilir? Dostluk nedir? Ya da gerçek sevgi?



Bir de, soundtrack'ler Ludovico Einaudi'den. Yani ben piyano tınısı severim diyenlerdensen kesin izle zaten!
Filmin sonunda mutluluktan ağladım desem yeterince ilgini çeker mi?

Son olarak bu gece saatleri bir saat geri almayı unutmayın :P 

27 Nisan 2013 Cumartesi

İron Man


Film severler herkese merhaba!
Dün izlediğim bir filmden bahsetmek üzere yine burdayım. (Hadi canım :P) Uzun zamandır yazmıyorum ama inanın içim hiç rahat değildi ve aklım hep blogdaydı. Gelin görün ki iyileşemedim. Ruhsal olarak. Kendime Sertab Erener'den İyileşiyorum parçasını gönderiyorum. Her neyse dün kardeşim tutturdu - ya sen insan değilsin insan İron Man 3 gelecek sen hala 1'i izlemedin. Birde blog yazıyorsun gidip entel dantel salak saçma anlamsız filmler izliyorsun izle şunu!! diye kafamın etini yedi. Bende ööeef be tamam dedim. Nasıl isteksizim nasıl bıkkınım, böyle bakıyorum sadece ekrana. Neyse sonra filmin sonunda ki sonundaki tepkim buydu - Hadi ikinciyi de izleyelim! Önce Robert Downey Jr.-yani Tony Stark yani İron Man'in ta kendisi- geldi ekrana. Ben tabi filmle ilgilenmeye başladım direkt. Bizim Robert almış eline viskisini tatlı tatlı şakalar komiklikler yapıyor arabanın içinde, o espri yapıyor ben gülüyorum, ikimizde gayet mutluyuz yani DERKEN silah sesleri, patlamalar, bombalar.


İşte film böyle başlıyor.

Tony Stark, Stark şirketinin sahibi maxi maxi zengin maxi maxi karizmatik ve bir o kadar da eğlenceli bir adamdır. Stark şirketi baya önemli kimyasal silahlar yapar, satar, milyonlarca insanın ölmesine neden olur ve tabii ki milyonlarca para kazanır. İşte paranın nereden geldiğini artık biliyorsunuz. Tony çok çalışkan hatta bildiğimiz inek bir öğrenciyken babası hakkın rahmetine kavuşur, babasının yakın arkadaşı yada amcası mıydı? Filmi çok güzel izlemişim gerçekten. Her neyse zaten bu adam tam bir şeytan, iblis, allah belasını versin. O yüzden dikkat etmemişimdir kesin. Neyse bu kel şahsiyet Tony'ye destek olur. İki ortak Stark şirketini çok güzel yerlere getirirler.



Fakat gün geçmiyor ki insanlar nankörleşmesin, açlaşmasın, gözü hep daha fazlasında olmasın. Bu pislik insan benim Tony'mi kıskanıyor hasetinden çatır çatır çatlıyor ve öldürülmesi için taaa Afganistan evet evet Afganistan'dan seri katiller tutuyor. Şimdi parçalar yerine oturdu değil mi? Eve biliyorum..
Tony'cim canım benim gidip Afganistan'da bir füze tanıtımı yapıyorken bir grup insan tarafından tutsak ediliyor. Bu çatışma sırasında yanında bomba patlıyor ve vücuduna zararlı maddeler giriyor. Uyandığında ise göğsünün tam ortasında demir bir aparat görüyor. Alın size şok. Bu aparat ise onun ölmesini engelliyor. Nasıl mı?? Ne alaka mı?? Onuda izleyince görün. Tony'ye bana füze yap diyorlar, yaptığında seni bırakacağız. Bizim Tony de salak değil. Biliyor öleceğini 3 ay boyunca süren tutsaklık sonrasında kendine demirden bir kostüm yapıyor. Her yeri birbirine katıyor. Kurtuluyor. İşte İron Man böyle doğuyor.

Film neşemi yerine getirdi diyebilirim. 2008 yapımı bir film, bayağı teknoloji kullanılmış yine çekimlerde. Ayrıca içinde hem aşk, hem aksiyon, hem dostluk hemde komedi var. Daha n'olsun? İzlemediyseniz daha önce, şuan izleyesiniz bile gelmediyse, yine de açın izleyin. Pişman olmayacaksınız.
Herkese mutlu hafta sonları :)

9 Nisan 2013 Salı

The Pursuit of Happyness


Herkese Merhaba,
Hayatın akışına kapılmış öyle yada böyle ilerlerken uzun zamandır film izlemediğimi fark ettim, ve aslında moralimin neden bu kadar bozuk, motivasyonumun neden yerlerde olduğunu anladım. Sonra kalktım bu güzeller güzeli filmi izledim.
Umudunu Kaybetme.


Filmi bir arkadaşımın tavsiyesi ile izleyecektim -bayağı önceden- ama bir şekilde yarım kalmıştı. Sonra dün inanılmaz moralim bozuk, yaklaşık 2 haftadır hasta halde, okul iş hastane arası koşturduktan sonra büründüğüm ruh hali ile açıp izledim. Size şunu söyleyebilirim, genelde şükretmeyi unutup, sonrasında bir durum olupta teşekkür etmeye başladığımda Tanrım sana şükürler olsun, bir önceki durumda teşekkür edemediğim için beni affet derim. Ve filmi izledikten  sonra bu cümlelerin iki kat fazlasını söyledim. Ne mi beni  bu denli etkileyen filmin konusu?

Will Smith (Chris Gardner), karısına ve oğluna bakmakla yükümlü, ailesine bağlı bir babadır. Mesleği ise hastanelere üzerine yatırım yaptığı bir makineyi satmaktır. Tabii bu meslekte ne kadar başarılı onu izlediğiniz de göreceksiniz.. İşte zamanında bu makinelere bayağı bir yatırım yapmış ama sonradan yanlış bir şey yaptığını anlamıştır. Bu durumun kaçınılmazlığını değiştirmez tabi. Hastane hastane dolaşıp bu makineleri satmaya çalışır. İşleri kötü gittikçe karısı ile arası bozulur Chris'in. Kadın çocuğunu da istemeyerek de olsa bırakıp New York'a gider. Chris ise elinde kalan üç kuruş parası ile hem oğluna bakıp hem borçlarını ödemek zorundadır. İşte film bir babanın oğlu için yada bir insanın kendisi için neler yapabileceğini anlatıyor. O kadar zor şartlar altında kalıyor ki -buna evinden atılıp otelde kalmaya başlaması, daha sonra da otelden atılıp geceyi oğlu ile birlikte tuvalette geçirmesi de dahil- izlerken inanılmaz bir etki bırakıyor insanda. Ki bu tuvalet sahnesi ciddi anlamda iz bırakmıştır bende. 


Aynı şekilde Chris'in oğlu arasındaki ilişkide çok derin.

Bir daha kimsenin sana bir şey yapamayacağını söylemesine izin verme, benim bile. Bir hayalin varsa peşini bırakmamalısın. İnsanlar kendilerinin yapamadıkları şeyleri senin de yapamayacağını söylerler. Bir şeyi istiyorsan peşini bırakma. Git ve al. O kadar

Aynı zamanda Chris daha hastanelere satış yapmaya devam ederken bir şirkete başvuru yapıyor, ve bu şirkette belirli bir süre staj yapmaya hak kazanıyor. Yalnız bu sahneler filmin en eğlenceli kısımları, film hem üzerken hem de güldürüyor aynı zamanda. Mesela Chris'in ilk görüşmeye gittiği gün gibi. Üzerinde atlet altında kot pantalon ve yüzü boya içinde giriyor içeri. İlk iş görüşmenizde bu şekilde olduğunuzu düşünün? Ve bunun sebebi yine bir hüsran. Borçlarını ödemediği için bir geceyi karakolda geçirmek zorunda kalıyor. Sonrasında ise karakoldan görüşmeye gidiyor. Ve Chris o kadar tatlı bir adam ki o kılıkla bile stajyer olarak işe kabul ediliyor.

Chris sen ne dersin? Bir adam görüşmeye gömleksiz gelseydi ve onu işe alsam sen ne derdin?
Chris: Herhalde pantalonu çok iyiydi derdim..

30 Mart 2013 Cumartesi

500 Days of Summer

Herkese Selam..

Evet biliyorum bir ahmağım, biliyorum ben hak etmiyorum bu blogun bu kadar okunmasını falan, evet haklısınız uzun süredir yazmadım. Ama bir dinleyin, neden diye sorun.
Yazmadım yazmadım çünkü hem vizelerim, hem işteki yoğunluk, hem ruhsal çöküşüm, hem hastalığım her şey ama hepsi combo olup üzerime üzerime geldiler. Neyse ki şimdi size kendimi affettireceğim.
Bu çok tatlı miniş mi miniş filmi lisedeyken izlemiştim sanırım, neden böyle diyorsun derseniz bilmiyorum, bu hisleri uyandırdı bende. İzlediğim ve çok sevdiğim filmleri bir kez daha izlemekten çok hoşlanıyorum, sorunlu muyum? hayır. Çok mu boş zamanım var? hayır. neden yapıyorum bende bilmiyorum. Romantik komedi sevenler izleyebilir. Romantizmin hastasıyım ama realizmden de kopmamak lazım hacı diyenler mutlaka izlesin derim.


this is not a love story, it's a story about love

Film sıradan hatta sıradan da öte odun bir çocuk olan Tom'un Summer'a aşık olması ile başlıyor. Kızın adı Summer film ismi 500 days of summer dikkat. aynen de o şekilde. Tom'un Summer ile geçirdiği 500 günden söz eden bir film bu. Ben Summer'ın kıyafetlerine aşık olmuştum filmde, zaten kızımız Zooey Deschanel. Kendisine de ayrı bir hayranlığım yok değil. Aynı zamanda güzel renkler, çekim teknikleri, kostümleri gerçekten çok başarılı buldum. Filmi izledikten sonra da Tom'un tepkilerini kendime benzetmedim değil: Summer'dan nefret ediyorum, o iğrenç saçlarından, o kalp şeklindeki doğum izinden nefret ediyorum. Spoiler veriyorsun diye bir kaç tepki aldım. Bu yüzden bu post kısa olsun böyle bakalım. Hayır ben spoiler vermeden nasıl anlatacağım onu da anlamadım ki? Neyse deneyelim bakalım.
Sizde leziz filmi izleyin.


Kendinize iyi bakın, herkese bol bol uyku, kahve, güzel müzik, harika sohbet ve bir sürü güler yüzler!

15 Mart 2013 Cuma

In Tıme

Herkese -uzun bir aradan sonra- Selam!
Yeni yeni projeler, koşuşturmacalar, okul, iş, ödevler, tezler blabla derken baktım taa ne zaman post yapmışım en son. Dedim ki boşlamanın sırası değil. Şimdi bahsedeceğim film, özümde çok dolu dolu olduğum bir film.


2 gün önce sanırım, arkadaşımla konuşurken konu In Time'a geldi, ve ikimizde aynı şeyi düşünüyormuşuz. Bu film har can dı arkadaş! Oturduk tam bir saat bu film hakkında konuştuk. Ne kadar harika bir senaryoya sahip olduğuna, ama o kadar kötü oyuncular, kötü çekim teknikleri, bir türlü akıp gitmeyen sahneler. Ve daha neler neler olduğu için harcandığına karar verdik. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen filmi izlerken gerçekten çok büyük zevk aldım, söylemeden geçemeyeceğim.

Justin Timberlake severiz, bilen bilir. Yani kızların %99'u bilir demek istedim. Filmi Justin için izledim aslında, sonra bir de baş roldeki kızı Emma Stone zannedip -ki çok benziyor!- oh mis diye kuruldum televizyonun başına meğersem Amanda Seyfried miş.

Gelelim konuya, Çağla abarttın bu kadar bakalım konu neymiş?

Sevgili okurlar, filmdeki yaşamda PARA YOK. Nasıl? Şaşırdın değil mi? Evet para birimi yerine zaman birimi ile doğuyorsun. İlk doğduğunda 25 yılın oluyor -bu rakamları atıyorum- yaşlanman 25 yaşından sonra duruyor. Herkes genç öyle düşün. Oh mis harikaymış bu film! Tabi kii konu hayat herkese güzel ne para var ne yaşlanma değil.. Bizde de olduğu gibi filmde de sınıf ayrımı var. Sanırım 10 yada 9 katman var. 10. katman en zenginlerin katmanı. Adamlar bir şaraba 30 yılını veriyor düşün! Bizim sosyetiklerin bir kürke bilmem kaç dolar bayılması gibi. Filmi özetleyelim o zaman biraz...


Bizim Justin en alt katmandan bir işçi. Kahve içiyor, yarım saatini veriyor, ekmek alıyor 15 dakikasını veriyor. Fakir cinsten. Annesi ile beraber yaşıyorlar. Annesini gördüğünüzde lütfen çığlık atmayınız. Çünkü öyle manken gibi anneniz hiç olmayacak. Her neyse konudan sapmayalım. Bir gün bizim çocuk Justin filmdeki adı ile Will, her sabah gibi annesi ile beraber işe gidecektir. Yalnız zamanı çok az kaldığı için tam o günde maaş (zaman) alacakları için, annesi ona borç zaman verir. Akşam evde buluştuklarında ise zamanları paylaşacaklardır. Will iş çıkışı bir bara gider, oturur içer, yalnız garip olan çok ama çok zengin bir adamın en alt katmana gelip rahat rahat barda oturabilmesidir. Will bu adama ne arıyorsun burada seni burada öldürürler tarzında uyarılarda bulunur, ama adam dinlemez. Ve dediği de olur mafya gelir zamanın kokusunu alıp. Will ise deli cesareti midir artık neden bilinmez, adamı kurtarır ve bir yerde saklanırlar. Sabah uyandıklarında ise Will'in bilmemkaçbin saat zamanı vardır. Diğer zenginimiz ise, kendine sadece 1 dakika bırakıp intihar eder. Bu sırada Will'in annesinin bir ölüm sahnesi vardır ki, film tam o andan sonra başlar. Kadın eve dönmeye çalışır ama otobüse biniş süresine zam geldiği için otobüse binemez. Otobüs şoförüne yalvarır oğlumla buluşacağım size sonra veririm lütfen diye, pislik şoför ise almadan gider bunu.En çok küfür ettiğim andır o sahne.

-Oğlumla buluşacağım farkı o öder.
-Üzgünüm bunu yapamam.
-Lütfen yürüyerek iki saat sürer. Sadece 1,5 saatim var.
-O zaman koşşan iyi edersin.


 Ne yapsın çaresiz elinde kalan 5 dakika ile eve doğru koşmaya başlar. Will'de durumu fark eder etmez koşmaya başlar. Birbirlerine koşarlarken, ellerini tam uzatmışken, annesi kollarında ölür. Will ise bu düzene son vermeye, annesinin intikamını almaya kararlıdır. Elindeki tüm zamanla en alt katmandan, en üste kadar çıkmayı başarır. Gerisini de tabii ki söylemeyeceğim. İzleyin. Bana hak verecek misiniz?

Herkese iyi seyiler :)


24 Şubat 2013 Pazar

One Day - Twenty years, two people..

Dımdırım dırımmm..
Yine bal kaymak tadında bir film ile karşınızdayım. Sanki bal kaymağı çok seviyormuşum da sürekli yazıyorum bu cümleyi, ama öyle değil. Bundan sonra tereyağı ve reçel tadında yazsam olur mu? Hayır olmadı.

One Day, The Notebook'tan sonra en sevdiğim romantik filmler kulvarında 2. sıraya yerleşti. Tabii ki yeni izlemedim, sinemada izledim filmi ve ağladığımı hatırlıyorum sonunda. Çağla'cım sende her şeye ağlıyorsun yahu, demeyin sakın. Çok ama çok alınırım. Filmleri izlemekten öte yaşıyorum ben.


Peki bu filmi izlemeye nasıl karar verdim?

Varan1 Anna Hathaway başrolde, bu kadını o kadar seviyorum o kadar seviyorum ki nedenini hiç bilmesem de bu kadının oynadığı her filme hiç düşünmeden evet! İlk Acemi Prenses'te tanımıştık kendisini. Çirkin ama içinde dışarı çıkmayı bekleyen bir güzellik barındıran kendi halinde yaşayan bir liseliyi canlandırıyor, daha sonra prenses olduğunu öğrenip güzelleşiyordu. O filmi de çok sevmiştim bilindik romantik komedi filmleri tadında tatlıydı. Ama bu kadın benim kalbimde Şeytan Marka Giyer filminde taht kurdu. Hikaye yine aynı aslında, film başında paspal, kendine bakmayan bakımsız bir kadınken Runaway adlı moda dergisinde çalışmaya başlayınca kızımız evrim geçiriyordu. Film harika! Şuanda bir sonraki postun bu film olacağına karar verdim.

Varan2 o film afişi nasıl güzeldir öyle? Önce kitapçıda gezinirken gördüm bu afişi yine kitap kapağında da var. Ve dikkatimi çekti aldım okudum büyükte zevkle okudum, sonra öğrendim ki aslında bir filmmiş durmadım, koştum, dağları deldim izledim. Ve bu mükemmel filmi hafızama kazımış oldum. Afiş yukarıdaki görsel bu arada. Evet beğendiniz biliyorum.

Filmin konusuna gelirsek..
Bir kız olarak sevgilimin aynı zamanda çok iyi anlaştığım, çok eğlendiğim en yakın arkadaşım gibi olmasını istemişimdir hep. Film ise iki arkadaşın birbirine olan aşklarını anlatıyor. Yalnız o kadar yalın, o kadar abartısız anlatılıyor ki, evet ya diyorsunuz. Gerçekte de hep böyle olmaz mı?
Kızımız Emma, oğlumuz Dexter ( Dexter deyip geçmeyin Jim Stugerss bu çocuk. Amma da yakışıklı hani. Severim kendilerini.) aynı üniversiteden mezun oldukları gece bir yakınlaşma yaşarlar ama bu yakınlaşma ne yazık ki yakınlaşamama olayına dönüşür. Ve o geceden sonra arkadaş kalmaya karar verirler. Dexter ailesi zengin, öz güveni tam, yakışıklı mı yakışıklı bir o kadarda şımarık bir çocuktur. Emma ise kendi halinde, ayakları üzerinde durmaya çalışan ailesinden ayrı yaşayan duygusal ve özgür ruhlu bir kızdır. Dexter'e de aşıktır sular seller gibi şiirler bilmemneler yazar hep. Göreceksiniz zaten. Filmde bunu çok açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Emma Dexter'in hep yanında olmuştur, iyi anında kötü anında huysuz anında, başkaları ile sevişirken, ona rüşvet teklif ederken ve daha bir çok anda.. Dexter ise Emma'ya çok bağlı bir şekilde her gün başka bir kızla, her istediğini yaparak hayatını geçirirken kariyerini, evliliğini ve ailesini yok ettiğinin farkına varamaz. Bunu fark ettiğinde ise sığınacağı tek kişi Emma'dır. Fakat uzun yıllardır beklediği Dexter'i evlenince Emma başka biri ile beraber olmaya başlar, ve mutludur da - ya da öyle görünmek istiyordur- Dexter, boşanıp Emma'nın yanına koşarak geldiğinde bu gerçek ile karşı karşıya kalır. Fakat ne olur ne olmaz bu aşık kuşlar itiraf ederler sonunda, Dexter doğru yolu bulur evlenirler, Dexter umursamaz bir adam olan kısmını geride bırakır ve Emma için tamamen değişip mükemmel bir erkek haline gelir. (Beyler bakın isteyince oluyor.) Her şey yolunda giderken bizim aşıklarımız tam kavuşmuşken, filmin gerçekçi olduğunu söylemiştim yukarıda. Ayrılmak zorunda kalırlar, ama bu ayrılır öyle sevmiyorum artık çek git cinsinden değil.

Emma'yı özlüyor musun baba?
- Elbette özlüyorum, o benim en yakın dostumdu.
Şimdi en yakın dostun kim peki?
- E herhalde sensin.



Film yavaş ilerliyor fakat sıkılmayacağınızın garantisini verebilirim, her anı tek tek konuya katmayarak, yıllara göre ilerliyor film, 20 yılı yaya yaya anlatıyor bize. 20 yılda insanların yaşadıkları iniş çıkışları, değişen duyguları, hayat şartlarını vurguluyor. 90'ların da ruhunu seviyorum diyorsanız eğleneceğinize eminim.
Benim en sevdiğim sahneler Emma ve Dexter'in beraber tatile gittikleri sahneler olmuştu. Ve şu repliği asla unutamam sanırım.

Yarın ne olursa olsun bugün yaşanmış olacak.

Factory Girl

Selam Millet,
Şimdi isim Fabrika Kızı olunca bir iticilik yaratabilir, ki bende yaratmıştı ama özünde bu ismin bir açıklaması var. Ve özünde bu film dönüm noktası idi bende.


Konuya hızlı bir girişi isminden başlayarak yapıyorum, fabrika bizim o bildiğimiz fabrikalardan değil. Andy Warhol'un filmlerini çektiği yer. Andy bu eski fabrikayı alıyor kendine göre bir stüdyoya çeviriyor ve filmlerini çekiyor. Evet Andy Warhol dedim. Evet film gerçek bir hikayenin uyarlanması. Ama Andy Warhol'u anlatmıyor, film Edie Sedgwick'in hayatını anlatıyor
.
Film Edie'nin muhteşem şaşalı görünen hayatının gerçek yüzünü gözler önüne seriyor. Peki kim bu Edie? Edie 60'ların kült ikonlarından soyu kraliyete dayanan acayipte parası olan bir süperstar. İşte film Edie'nin bilinmeyen hayatını konu alıyor. Ben bu filmi nereden gördüm de izledim soruna gelirsek eğer, şu videoyu izledim ve çok etkilendim. Bu bir klip mi film mi acaba diye harıl harıl bir araştırma yaptıktan sonra filmi buldum. Bulur bulmaz da izledim ve hayatımın filmi oldu.

Filmin konusuna geçmeden önce oyuncular kimlermiş?
Edie rolünde güzeller güzeli Sienna Miller var. Andy Warhol rolünü ise Guy Pearce üstlenmiş. Ancak bu kadar yakışabilirdi bir insan bir role. Ve filmi deli gibi izleme sebeplerimden en büyük etken Hayden Christensen. Yani namıdeğer Anakin'imiz. Kendisini Star Wars'ta ilk gördüğümde aşık olmuştum. Burada ise Bob Dylan rolünü canlandırıyor. Dylancılar koşun!

Filmin konusuna gelecek olursam, dikkat kendimi kaybedip sayfalarca yazabilirim..
Film şu replikle başlıyor.

60 larda bir kişi beni kendine hayatımda tanıdığım herkesten daha fazla hayran bıraktı. Tecrübe etmiş olduğum bu hayranlık hissi aşkın bir çeşidine muhtemelen çok yakındı. -Andy Warhol

Film Edie'nin bir rehabilitasyon merkezinde kendi yaşadıklarını anlatması ile başlıyor. -1970

Bir keresinde bir partiye gitmiştim ve orada bir falcı vardı. Avucuma baktığında öylece dondu kaldı.

Bende ona biliyorum, hayat çizgim kırık, 30 umu geçemeyeceğimi biliyorum dedim. Şu gülümseyen aile resimlerini bilirsin hani şöminenin üstünde duranlar. Ben onlara bakamam bile, çünkü ne gizlediklerini asla bilemezsin. Bir Life dergisi fotoğrafçısı 'İdeal Amerikan Ailesi'ni' fotoğraflamak için evimize gelmişti. Mutlu ve sevimli görünüyorduk, ama bunun altında gerçek aslında hiçte öyle değildi.

Edie hayatı çok ciddiye alıyorsun kafasında yaşayan, sürekli gülen, güzeller güzeli bir kız. Andy ile bir sergide tanışıyor ve Andy için vazgeçilmez olmayı başarıyor. Andy'nin yanından asla ayırmadığı, beraber filmler çektiği, sürekli övgüler yağdırdığı, herkese süperstar diye tanıttığı bir kız oluyor. New York'ta adından söz ettirmeye başlıyor, dergilerde boy boy fotoğrafları basılıyor. Hayatı harika giden bu kızın tek hatası aşık olmak oluyor.

Film, bir kadının başına daha ne gelebilir ki? sorusunu sorgulatıyor insana. Benim için en önemli noktalardan biri ise Edie'nin onunla gitmemek hayatımda yaptığım en büyük hataydı cümlesi. Hayden Christensen yani Bob dylan -gerçi filmde bu kişinin Bob Dylan olduğundan bahsedilmemiş- Edie'ye sende bundan daha fazlası var olman gereken yer burası değil diyor sürekli. Ama Edie'yi bu hayatın içinden kurtaramıyor ne yazık ki. Bir adam nasıl bu kadar aşık olmasına rağmen o kadını bırakıp gidebilir, onun batışını izleyebilir aklım almıyor. Kendi kendimi yeyip durdum filmde. Ama Bob yapıyor bunu Edie'yi bırakıp gidiyor. Filmde en etkilendiğim sahneler zaten Edie ve Bob arasında geçen sahnelerdi. Bob'un Ediye son sözleri ise şunlardı.

Edie haydi, benimle gel.
Çok korkuyorsun bebeğim. Aslında hiçbir anlamı olmayan her şeyi kaybetmekten çok korkuyorsun. 
Kendine iyi bak bebeğim.

Edie Andy'den nefret edemiyor, onu ve içinde bulunduğu hayatı öylece bırakıp gidemiyor. -Ki bu hayat öyle bir hayat ki ilk öpüştüğün erkek kim sorusuna Fuzzy diye cevap verdiği, babasını komşusu ile yatarken görüp annesine söylediğinde onu bir hastaneye kapattıkları, erkek kardeşinin tercihleri farklı diye onu dışladıkları, o intihar ettiğinde cenazesinde kimsenin ağlamadığı, ve daha bir çok şey. Söylemem gerekir ki Fuzzy Edie'nin babasına verdiği isim.
Hayatının en büyük hatasını yapıyor Edie ve ondan nefret edemem diyor Bob'a. Ve bu çöküş ardından her şeyini kaybediyor.


Hem Edie'nin göz kamaştırıcı ve ne yazık ki dehşet verici hikayesini, hemde Andy'nin Factory'sini anlatan film bence olmuş. Siz de nasıl bir etki bırakacağını bilemiyorum.